Menekşeli Bilinç

PAYLAŞ
YORUM YAZ
Kitap Akrabalıkları

“Menekşeli Bilinç” Nezihe Meriç’in “Bozbulanık” ve “Topal Koşma”dan sonra üçüncü öykü kitabı olarak 1965’te yayımlanmıştı. Toplu Öyküler I cildinde yer alan ve altı öyküden oluşan kitabın yıllar sonra ilk kez ayrı basımı yapılıyor.

Bir söyleşisinde öyküyü “insanın bir ruh halinin, herhangi bir olay karşısındaki durumunun kısmetine düşen zaman içinde bir gülüşünün, bir davranışının ustaca makaslanıverişidir” diye tanımlayan Nezihe Meriç, yazınımızda geleneksel çizgiyle yenilikçi yönelişler arasında bir köprüdür. Konuşma dilinin rahatlığı içinde yalnızlıkları, iç daralmalarını ustalıkla dile getirdiği öykülerinde samimi bir incelikle sevgiye, iyimserliğe, umuda da yer açar.

Bir hikâyem vardı. Yazamıyordum. Kimse hikâyeyle aramda geçenleri anlamıyordu. Sinirlerim bozuldu bu yüzden. O, 1954’te kalmıştı; ben 1959’a değin yaşamıştım. Kurtulmak için türlü yollar denedim, olmadı. Sonunda bir sinir doktoruna gittim. Adamın kendisine hiç yakışmayan bir güzelliği vardı. Yemeklerden önce acıktırıcı bir şurup, yatmadan önce uyku hapı verdi. “Hapı yuttunuz mu tamamdır” dedi. Sonra gülerek: “Nasıl espri?” diye sordu. Dayanmak güçtü. Gene de dayandım. Dimdik suratına bakıyordum. Anlamadım sandı. Tutup açıkladı üstelik. Gene kih kih kih, diye güldü. Çantamı kapıp fırladım. Parkın köşesine değin koştum. Köşede elleri kapkara bir boyacı çocuk oturuyordu. Elindeki kirli bezle, boya kutusunun, sarı pirinçten olan yerlerini öyle parlatmıştı ki, biraz duruldum. Nefes almak için durdum. Çocuk, “Boyalim!” diye bağırdı. Birbirimize bakıp güldük. Bir baktım parkın tüm kuşları ötmeye başlamış; yeryüzünün küçük çocukları hep birden gülüyorlardı. İçim sevinçle doldu. Gözyaşlarım akmaya başladı. Şehrin gürültüsünü bastırmak için, boyacı çocuk, ben, kuşlar, çocuklar hepimiz el ele verip güneş açmış bir deniz kıyısına gittik koşa koşa. Sonra denize doğru neşeyle, keyifli bir eşek gibi anırdık. Çok ihtiyar bir ninecik, penceresinin önünde kahvesini içiyordu, sesimizi duyunca, o da, “Gözün kör olmasın e mi!” diye güldü. Elini fesleğen yapraklarına sürüp kokladı.

Parkın köşesini döndüm. Herkese gördüğüm bir yeşil pantolonu anlatmak istiyordum. Köylünün biri giymişti. Şehrin renklerini çarpıcı bir kendine çekişle bastırıyordu o yeşil. Görülmemiş, delirmiş, saldırgan bir yeşildi. Böyle bir yeşildi de, kimse ilgilenmiyordu. Hele köylü, inadına ağır ağır, inadına kollarını sallaya sallaya yürüyordu. Yumruğumu alnıma bastım. Aklıma sinir doktoru geldi. Ne yapacağımı şaşırdım. Gene boyacıyı düşünmek istedim. Bu kez tutmadı. Hava kararıyordu. Çevremde kimse gülmüyordu. Geniş caddeler, kocaman kırmızı kamyonlar, otobüsler üstüme üstüme geliyor, insanlar ayaklarımın dibinde kaynaşıyordu. Şeytan yavrusu cipler vurup vurup kaçıyordu. Karanlık havayı alıp yanıma, duvar boyunca yürümeye başladım. “Biz çocukken yaşamayı amma da severdik!” dedim. Karanlık anladı. Kendi kendime, “Tılsım bozuldu, tılsım bozuldu...” diyordum. Başım fena halde ağrımaya başladı. Adamın birine çarptım o sıra. ‘Bağışlayın!’ diyeceğime, yanlışlıkla, ‘Tılsım bozuldu’ demiştim. Adam kolumu tuttu. Yüzüne baktım. Çakıl mavisi yeşil bir dağ suyundan, üç beyaz kuş uçtu. Güvercin mi diye baktım, göremedim. Bu adam milattan önce ve milattan sonra yüzyıllar boyunca aradığım, bulduğum, âşık olduğum adamdı. Onu mu yitirmiştim ne! Yoksa ona rastlamayışım mıydı? Hayatımın çok duygulu, oldukça karışık bir zamanını yaşadığımı anlıyordum. Adam, “Somurtmuşsunuz da ondan” dedi. “Tanrı’ya gülümseyiniz.” Dişleri bembeyaz parladı. Kolumu bırakıp, beni selamlayıp yürüdü. Bağırmamak için zorladım kendimi. Gitmesini hiç istemiyordum. Başımın ağrısı geçiverdi. Neşelendim. Bu adamın kim olduğunu düşünmeye başladım. Benim için çok önemliydi. O sırada, başka bir şehirde, başka yolların kalabalığı içinde yürüyen bir arkadaşım beni düşünmeye başladı. Durumumun içinden çıkılmaz karışıklığını görünce, “Düşünme” dedi. “Kutsal kitaplardan birinden bir söz müdür nedir. Ya da ünlü bir adamın sözüdür. Hızır Aleisselâm görünmedi ya sana. Hadi gel bize gidelim; sucuklu yumurta pişirelim.” “Olmaz” dedim. Ama iyi niyetli oluşu, beni düşünüşü çok hoşuma gitti. Yaşamayı iyice sevmeye başladım. “Gidip su kenarında, beyaz örtülü masaları olan bir yerde oturalım, dertleşelim, buz gibi rakılar, biralar içelim; masamızı pahalı yemeklerle donatsınlar. Kendimizi kral sofrasında sanalım” dedim. Oturup paramızı hesapladık. Denkleşince öyle sevindik ki, ben ağlamaya başladım. Arkadaşım, “Sen sulugöz olmuşsun” dedi. Bunun sinirden olduğunu söyledi. Sonra gazetede okuduğu bir yazıyı anlattı. Ağlamak gözlere iyi geliyormuş. Yazıyı yazan, “Ağla ağla da için açılsın” sözünün de doğru olduğunu yazmış. Burnumu çekerek, “İyi” dedim ben de. Gittik bir gazinoya oturduk. Masa havuzun kenarındaydı. Çiçekler yeni sulanmıştı. Bizim böyle ne oturmalarımız vardır. Bir, bu oturup konuşmalar kurtarıyor bizi zaten. Doktora inat uyku hapı almıyoruz... Oturunca biraz rahatladık. Çevremizdeki masalara, ışıklara, kadınlara, erkeklere, fıskiyeli havuza baktık, “Oh!” dedik.

* E-posta adresiniz hiç kimseyle paylaşılmayacaktır.