Şato

PAYLAŞ
SATIN AL YORUM YAZ
Kitap Akrabalıkları

K., sözde kadastrocu olarak gizemli bir biçimde atandığı görevine başlamak üzere Şato dağının eteğindeki karla kaplı köye gelir. Şato’ya ulaşabilmek için sonu gelmez bir çabaya girer, günler geçtikçe umutsuzca hedefinden uzaklaşır.

Kafka’nın ölümünden sonra yayımlanan, bitmemiş romanı Şato’da, katlanan bir bürokrasi ağında kaybolan, iktidarın avına dönüşen bireyin zavallılık, dar kafalılık, yozlaşmışlıkla örülü bir dünyada geçen absürd öyküsü korkunç bir gerçeğe dönüşür.

Kafka’nın yapıtı, yirminci yüzyılın dehşetini ve kaygılarını simgeler; insanı en uç noktada yazıya işler.

“Kafka’nın dünyası, insanın, gerçekte eline hiçbir şey geçmeyeceğini bilerek, banyo küvetinde balık avlamak gibi acı verici bir lükse kendini kaptırdığı, tanımlanamaz bir evrendir.” - Albert Camus

“Kafka’da sirenler susar. Belki de müzik ve şarkı onun için kaçıp kurtulmanın bir ifadesi ya da en azından kefaleti olduğu için. Hizmetçilerin ait olduğu şu küçük, hem tamamlanmamış ve gündelik hem de avutucu ve saçma orta dünyaya dair umudun kefaleti. Kafka korkunun ne olduğunu anlamak için dışarı çıkan oğlan çocuğu gibidir.” - Walter Benjamin

“Zamanımızın Almanca yazan yazarları arasında en büyüğü. Rilke gibi şairler ya da Thomas Mann gibi romancılar onunla kıyaslandığında birer cüce ya da plastik azizdirler.” - Vladimir Nabokov

K. geldiğinde akşamın geç bir saatiydi. Köy kar altındaydı. Şato Dağı, görünmez olmuş, sisin ve karanlığın içine gömülmüştü, büyük şatonun yerini belirten en ufak bir ışık bile yoktu. Anayoldan ayrılıp köye götüren ahşap köprüde uzunca bir süre duran K. gözlerini boşluğu andıran yere dikti.

Sonra geceyi geçirebileceği bir yer aramaya koyuldu; handakiler uyumamıştı, gerçi hancının verebileceği boş oda yoktu, ama bu geç saatte gelen konuk onu epeyce şaşırttığı ve kafasını karıştırdığı için ona hanın büyük salonunda bir saman çuvalı üzerinde yatmasını önerdi. K. razı oldu. Hâlâ bira içen birkaç köylü vardı içerde ama K. kimseyle konuşmak istemiyordu, tavanarasından saman çuvalını kendi gidip aldı ve sobanın yakınına koyup yattı. İçerisi sıcaktı, köylüler ses çıkarmıyorlardı, K. onları bir süre daha yorgun gözlerle süzdü, sonra uyuyakaldı.

Ama çok geçmeden uyandırıldı. Kentliler gibi giyinmiş, tiyatro oyuncusu suratlı, küçük gözlü, kalın kaşlı genç bir adam, hancıyla birlikte başında dikiliyordu. Köylüler de gitmemişlerdi, birkaçı daha iyi görebilmek ve duyabilmek için sandalyelerini onlara doğru çevirmişlerdi. Genç adam, K.’yı uyandırdığı için büyük bir nezaketle özür diledi, şatonun kâhyasının oğlu olduğunu söyleyerek, “Bu köyün sahibi Şato’dur,” dedi, “burada kalan ya da geceleyen, bir bakıma Şato’da kalmış ya da gecelemiş sayılır. Kontun izni olmadan da kimse böyle bir şey yapamaz. Oysa size böyle bir izin verilmemiş, ya da en azından izin belgesini göstermemişsiniz.”

K. yattığı yerden doğrulmuş, saçlarını eliyle düzeltmişti, adamlara aşağıdan doğru baktı ve, “Yanlışlıkla hangi köye geldim ben? Burada bir şato mu var?” dedi.

“Elbette,” dedi genç adam ağır ağır, o sırada oradakilerden bazıları K.’ya bakıp başlarını iki yana sallıyorlardı, “Sayın Kont Westwest’in şatosu var.”

* E-posta adresiniz hiç kimseyle paylaşılmayacaktır.